Yükseliş - Büyük Uyanış

İnsanoğlu özgürlüğü tehlikeyle bağdaştırmaya programlanmıştır

Butterflies are free to fly by Juliana KolesovaSevgili Dostlar, sizlere ilk Eylül izlenimlerimin “Özgürlük” üzerine olduğunu, özgürlüğümüzü ve özgür irademizi tanımanın bizleri ileriye götürecek en önemli adımlardan biri olduğunu, gelen enerjilerin ancak bu bilinçle kabul edilerek ve bizim seçimlerimizle 3D dünyada somut değişime yol açabileceğini yazmıştım. Yani mutlu olmak istiyorsak, seçim bize ait. Mutsuz olmak istiyorsak da seçim bize ait. Aslında özgürlüğümüzü başkalarının eline verirken de özgür irademizi kullanıyoruz. Daha sonra sizlerden pek çok soru ve yorum geldi.

Sorumluluk almak bazen zor gelebilir, bazen kendi adımıza başkalarının karar vermesine izin vermek daha kolaydır, böylece sonuçların sorumluluğunu da başkalarına yükleyebiliriz. Alışkanlıklar, öğretilmiş olan davranış şekilleri… Bunların hepsi de birer seçimdir ve özgürlüğüne sahip çıkmak istemeyen kişilere de saygı duyulmalıdır.

Ama neredeyse bir aydır bu konuyu düşünmeden edemiyorum. Neden özgürlükten korkuluyor? Neden bu konu yokmuş gibi davranılıyor? Özgürlüğümüzü nasıl bir çırpıda binlerce yıllık ve artık işe yaramayan geleneklere, batıl inançlara, duygusal baskılara ve sevilmeme korkusuna feda ediyoruz? Kendimizi bağladığımız zincirler bizi çok daha iyi yaşamlardan ve hatta yükselişten alıkoyuyor. Potansiyelimizi yaşayamıyoruz ve o eski koltuktan kalkmıyoruz.

Bir sürü teori ürettim ve araştırma yaptım. Basit cevap: BULUNDUĞUMUZ YERE DEMİRLEMİŞİZ ve BİRAZ OLSUN AÇILIRSAK FIRTINA ÇIKACAĞINA İNANIYORUZ. Ama bunun da bir açıklaması var. Bu sırada Sonia Barrett’in aylık bülteni gelenler dosyasına düştü. Beklenmedik bir şekilde söylemek istediklerimi ve çok daha fazlasını öyle güzel anlatıyordu ki, hemen çevirip sizlerle paylaşmak istedim.

Bu oldukça uzun bir yazı. İkiye bölmeyi düşündüm ama sonra vaz geçtim. Lütfen yarıda bırakmayın, tamamını okumaya zaman ayırın. Sonia Barrett’e çok teşekkürler (http://spiritinform.com/)

***

İnsanoğlu deneyimi içinde yol alırken, devamlı olarak özgürlük peşindeyiz; bu sanki çok uzakta görünen bir son nokta gibi. Özgürlüğün bütünlüğünü deneyimlemek çok ender bir karşılaşma gibi. Özgürlük hayatlarımızın çeşitli aşamalarında sadece bir ihtimal deneyimlenirken, pek çok alanda aslında bir tutukluluk ve kısıtlama yaşıyoruz. Bu durum da sürekli bir özlemi, bir arayışı, bir hedefi teşvik ediyor. Hiçbir engel tanımayan, kimsenin durduramayacağı uçmanın getireceği özgürlüğü, rüzgârın hareketliliğini deneyimlemek için içimizde bir ateş yanıyor, rüzgârı kimse ehlileştiremez, kısıtlayamaz ve bir köşeye kapatamaz, canı istediği gibi hareket eder, yolu kendi seçimidir. Bizler de zorluklar, seçimler ve sonuçları hakkında umursamaz olmaya açlık duyuyoruz. Biz sadece en basit haliyle BİZ OLMAK istiyoruz! Ama sorun çözmek üzere düzenlenmişken nasıl en basit haliyle “BİZ” olabiliriz. İşte yaşadığımız ikilem budur. Çünkü sadece BİZ olursak, anı yaşarsak, bunun sonuçları olacaktır… ya da en azından bizim inancımız bu yönde. Salıvermek, yaşamımızın ideallerinin, yapılarımızın ve hayat planlarımızın da ufalanıp parçalanması anlamına gelebilir… İnsanlar kırılabilir… Ve siz de “kötü” görünebilirsiniz. Kötü kararlar, kötü seçimler, sorumsuzluk ve bencillikle suçlanabilirsiniz.

Daha da önemlisi, kendinizi ve etrafınızdakileri hayal kırıklığına uğrattığınız için çok büyük bir suçluluk duygusu olabilir. İşte bu yüzden bütünsel özgürlük, yöneldiğimiz o uzak, ulaşılamaz yerde görünüyor ve bu sırda bizler de özgürlüğün gerçek anlamını unutuyoruz. Özgürlük için değişkenlik gerekir, salıverme süreci gerekir. Bizleri duygusal ve fiziksel olarak paralayan şartlardan uzaklaşmamız için yalvaran iç susuzluğumuza teslim olmak sürecidir özgürlük. Aynı engellerin çevresinden dolanarak akıp yolunu bulan su gibidir belki de teslimiyet. Salıvermek, aynı bir alanda tutulan suyun bırakıldığında yolundaki her şeyin çevresinden ve içinden geçerek akması gibidir. Bedenlerimiz %70 sudan oluşuyor ve o su katı olan diğer %30’un çevresinden ve içinden akarak geçiyor ve hepsi de uyum içine gelişiyor, bunun kanıtı bedenlerimizin hala daha kullanılabilir olmasında.

Kendimizi bedenlerimizle tanımlamaya başladık ve böylece zihin programlamamız bedenin kısıtlamaları ve hayatta kalmak (yaşam mücadelesi) üzerine kuruldu. Bedenin hafızasındaki bilgilerin çoğunluğu yaşamı sürdürmekle ilgili ve özgürlük de “tehlike” olarak yorumlanıyor. Robot zihnimiz özgürlüğü hayatta kalmamızın önünde bir tehdit olarak görüyor. Özgürlüğün uyarılarla gelmesi gerektiğine inanmaya başladık çünkü “her zaman her köşede tehlike pusuya yatmış bekliyor”. Çok sık kullanılan ifadeye göre “özgürlüğün bir bedeli vardır”. Şimdi görüyoruz ki, bizler de bu düşünce ve inançla yaşıyoruz. Kendimizi seçtiğimiz düzeylerdeki özgürlük derecelerine hapsediyoruz. İşte bu yüzden sürekli “hayatta kalma mücadelesi” modunda kalıyoruz. Bizden önce yaşayanların yüz yüze geldiği tehlikelerin tarihiyle kodlanmışız. Başka yer ve zamanlardan gelenlerle karşılaşmış olanların korkularıyla kodlanmışız ki o başka yer ve zamandan gelenlere “tanrılar” olarak bakılmış. Şimdi de hükümet ve liderlerimiz, onlar bizi korumazsa özgürlüğün ne kadar tehlikeli bir şey olduğunu sürekli hatırlatıyorlar. Herkes bu büyünün etkisi altında. Sürekli genişleyen farkındalığa karşın, virüs hepimize bulaşmış durumda… bazılarına diğerlerinden daha fazla.

Bu bulaşıcı inançların inceliği ve kurnazlığını anlamak önemli. Sürekli olarak gelecekte bizi bekleyen tehlikeler olduğu yanılsamasıyla mücadele ediyoruz. Bu “tehlike” programının ağına “sonuçlar” (ya da cezasını çekmek) oyunu ile ekleniyoruz. Dış göstergeler ve protokollerden uzaklaşmanın getireceği sonuçlardan korkuyoruz. Bundan dolayı en basitinden, duygularınız hakkında dürüst olmak ya da ekonomik protokollerin gereğini yerine getirememek, örneğin faturaları ödeyememek, ya da “iyi bir eğitim” veya “iyi bir iş” sahibi olamamak, dışımızdaki güçler tarafından belirlenmiş protokollere uymadığından, bu durumların getireceği sonuçların korkularına tutsak oluyoruz. Her zaman çözülmesi gereken bir sorun var ve eğer bir sorun zihinlerimizde çözülemezse, bunun sonucu tehlikeli olabilir. Reaksiyon verme derecemize göre, bu durum içimizde de geniş bir yelpazede cevap buluyor. Kimi sürekli anksiyete hissedebilir. Kimileri, bir şekilde bu duyguları yatıştırmak için pek çok farklı yöne gidilebilir; ilaç, alkol, yiyecek, alışveriş, asabi alışkanlıklar, takıntılı davranışlar, her şeyi ve herkesi yönetmeye çalışmak, endişe alışkanlığı, vs. gibi. İşte bu yüzden gidip çözülecek yeni sorunlar buluyoruz, ya da yaratıyoruz. Ve bu yüzden, kendimizi bilinmeze teslim etmiyoruz.

Bütün bir sinir sistemimiz sürekli saldırı altında. Bu sürecin bedenimizin işlemesini nasıl etkilediğini ve genişlemiş benliğimizden (yani yüksek benliğimizden) gelen iletişimi nasıl engellediğini görmek için lütfen aşağıdakini okuyun.

Cortisol effects“Duyu sinirleri, çevreden gelen tehdit ya da stres algısını beyindeki hipotalamusa gönderirler. Hipotalamus içindeki nörosekresyon hücreleri hipofiz bezine oradaki hücrelere kan dolaşımına bir kimyasal haberci salınmasını emreder. Eşzamanlı olarak hipotalamus omurilikten aşağıya bir sinir sinyali gönderir. Hem kimyasal haberci, hem de sinir sinyali aynı yöne gider: Adrenalin bezi.

Böbreklerin üzerinde yer alan adrenalin bezi sinirsel ve kimyasal sinyalleri alır. Sinir sinyalleri kana epinefrin (adrenalin) akışını aktive eder. Kimyasal haberciler kan yoluyla ulaştığında,   reseptörlere (alıcı sinirlere) bağlanırlar ve hücrelerin artarda yükselen sinyaller vererek kortizol üretmesine sebep olurlar. Kortizol kan dolaşımına karıştığında birkaç çeşit hücre tipinde yeni bir ardışık sinyaller grubu oluşturur. Bunun sonucunda, kan basıncı (tansiyon) yükselir, kandaki şeker oranı artar ve bağışıklık sistemini baskılanır, bazı durumlarda devre dışı bırakılır.” (Kaç ya da savaş durumunda hücreler arası iletişim: http://learn.genetics.utah.edu/content/cells/fight_flight/)

Hayat mücadelesi davranış kodlarının yönetimi sırasında olanları bilmek, bizleri “endişe” listemizi yeniden değerlendirmeye teşvik edebilir. Şu anda çok daha açık bir şekilde neden yaşımız ilerledikçe bedenlerimizin eskisi gibi çalışmadığını görebiliriz. Onlar sayısız travma ve tehlike uyarıları yaşadılar, durmaksızın ve acımasızca problem çözümü ve korkular tarafından kovalandılar. Bedenin kimyasal üretimi dengesizleştirildiğinde, onun restorasyonu da çok daha zorlaşıyor. “Ölüm hormonu” kortizolde artış yaşıyoruz.

“Çok fazla miktarda kortizol sistemimizde uzun zaman sirkülasyonda kalırsa zehirli bir hale gelir. Beyin hücrelerimiz, sinir hücrelerimiz (nöronlar) kortizolün etkilerine karşı fazlasıyla hassastırlar. Kortizol yüksek düzeyde dolaşımda olduğunda beyin hücrelerinin ölümüne sebep olur. Bu yüzden ileri yaşlardaki bunama ile beyin küçülmesi birbirine bağlanmaktadır.

Aşırı miktarlardaki kortizol bağışıklık sistemini yok edebilir, beyni ve diğer yaşamsal organları küçültebilir, kas yoğunluğunu azaltabilir ve deri hücrelerinin incelmesine sebep olabilir ki bu da kan damarlarının daha görünür olmasına yol açar. Yaşlanma karşıtı araştırmalar alanında kortizole ölüm hormonu denir çünkü yaşlılık ve hastalıkla bağlantısı vardır.”

(http://www.dailyperricone.com/2010/03/cortisol-the-death-)

Aradığımız özgürlük, tehlike programının bu inatçı bombardımanı ile büyük ölçüde engelleniyor. Salıvermek, pes etmek/bırakmak olarak görülüyor ve aslında bir anlamda gerçekten “bırakıyorsunuz”. Yukarıya, daha geniş benliğinize doğru ilerliyorsunuz, titreşiminizi yükseltiyorsunuz; kısıtlayıcı ve kısıtlı çözümleri aşıyorsunuz. O eski çözümler sadece insan benliğinizin geçmiş deneyimlerine dayanıyor ve sadece geçmiş çözümler ve sonuçlarla sınırlı. Böyle bir durumda biraz ilerideki olasılıklar ve ihtimaller okyanusunu göremiyoruz. Hayatta kalma (yaşam mücadelesi) programı bihaber insanoğluna rehberlik yapma açısından bir amaca hizmet ediyor olabilir ama bu program sadece uyuyan insanoğlunun deneyimleriyle sınırlı.

Yani, bizler özgürlük hayalleri kurarken, lütfen inanç sistemimizin özgürlüğü bir tehdit, bir tehlike olarak gördüğünü kabul edelim. Dünyamız ve liderlerimiz bu zihin yapısını destekliyorlar. Şunu anlamalıyız ki, bu yüzden duvarlara tosluyoruz ve kişisel yaşamlarımızda özgürlük döngülerini kısıtlama döngüleri takip ediyor. Başladığımız yere bumerang gibi geri dönüyoruz çünkü “özgürlük bize tehlike diyor”. Hayatlarınızdaki kalıpları dikkatle inceleyin, çünkü o kalıpların içinde sürekli olarak sizleri sınırlı alana yeniden yönlendiren kodları oluşturan seçimleriniz bulunmakta. Bunun sebebi sizden başka bir kişi ya da şey değil; bunun sebebi var olan programları destekleyen yanılsamadır (illüzyondur). İçinizde size özel ve kişisel programlar var. (Mor Alev: Yani kendi geçmişinizde, DNA nızda ve aile geçmişinizden geçen bir korkular ve tehlike listesi var) Bu programlar kolektif “tehlike” protokollerine ve böylece herkeste bulunan temel protokollere bağlanıyor. (Mor Alev: Yani sizin korkularınız herkesin korkusu haline geliyor)Böylece kişiler kendilerini bütünsel özgürlükten alıkoymaya devam edecek insan ilişkileri ve durumları seçerken buluyorlar. Gerçeklikle olan ilişkimiz, alışkanlıklarımızı bize geri yansıtan programlarca yürütülüyor. Karşınıza çıkan zorluklar gerçek değil. Gerçek “odaklanılan alan” anlamına gelir. Odaklandığınız şey sizin gerçekliğinizi yaratır.

Salıvermek aslında odağınızı değiştirmeniz anlamına gelir. O zaman polarize olmadığınız için, kristal gibi net görme süreci başlar. Atom altı alanda yeni şablonlar yaratama fırsatını size sunar. (Mor Alev: tezahürün ilk adımı)

Özgürlük aslında gerçekten bir düşünce ötemizde… Ama bu kısıtlayıcı programları ve inançları aşmamız gerekiyor. İşte böylece, ayağa kalkın, kendinizi silkeleyin, kollarınızı kocaman açın, başınızı arkaya eğin, gözlerinizi kapayın, derin bir nefes alın ve teslimiyete evet deyin. Bırakın, pes edin (titreşimsel olarak), çünkü cevaplar ve çözümler karşınızda, hep oradalardı. Hayatınız gerçekten bir holografik yansıma… neyi koruyorsunuz? “Siz” kimsiniz? Korumayı kim yapıyor? Belki robot zihnininizdir bu gösteriyi yöneten. Hatırlayın, robot zihin hep bir problem çözmek ister… bu onun işi.

Mor Alev’den notlar:

  • Salıvermek için çok çeşitli yöntemler blogda bulunmakta, lütfen arşivlere, ücretsiz melek enerjileri sayfasına ya da sol sütundaki “salıvermek” anahtar kelimesine tıklayın.
  • Kortizol hasarını engellemek ve hasarı onarmak için en iyi teknik düzenli meditasyondur. Sol sütundaki meditasyon kategorisine tıklayarak pek çok meditasyon görebilir, kendinize uygun olanını seçebilirsiniz.
  • Kortizol aynı zamanda aşırı kiloya, özellikle karın bölgesinde yağlanmaya yol açar.
  • Adına gölgeler dediğimiz parçalarımız korku dolu yönlerimizden başka bir şey değildir. Onları da koşulsuz sevgi ve Mor Alev enerjisi ile dönüştürebilirsiniz.
  • Hayatınızda kendini tekrarlayan şablonlardan kurtulmak için bu şablonları yaratan alışkanlık, inanç ve korkularınızla olan bağlarınızı Michael’la kesin, detayları ücretsiz melek enerjileri sayfasında bulabilirsiniz.

Bu dönemde salıverme, arınma ve hayatınıza yeniden yön vermek konularında dönüşümünüzü hızlandırmak, Yüksek (Öz) Benliğinizle daha yakın bir ilişki kurmak ve Mor Alev’le kişisel olarak çalışmak için randevu almak istiyorsanız lütfen “Yükseliş Enerjileri ile Kişisel Danışmanlık” bağlantısına gidin ya da moralev@outlook.com adresine yazın.

Telif Hakkı© 2015 Mor Alev. Tüm Hakları Saklıdır. Bu yazıyı tümü olmak şartıyla, değiştirilmeden, bedava olarak, ve bu telif hakkı uyarısı ve internet bağlantısı (https://moralev.com/) ile birlikte kopyalamaya ve dağıtmaya izin verilmiştir
Copyright © 2015 by Mor Alev. All Rights Reserved. Permission is given to copy and distribute this material, provided the content is copied in its entirety and unaltered, is distributed freely, and this copyright notice and links are included. https://moralev.com/

5 replies »

  1. ben kalabalık ortama girdiğimde kalbime ve karnıma sancılar giriyor bunu nasıl aşarım neler önerirsiniz

    Beğen

  2. Daha ne söylenebilir ki! Bütün yolculuk “korku toplumu”ndan “sevgi toplumu”na geçiş ile ilgili….Çok güzel bir yazı. Korkunun fiziksel mekanizmasını da çok duğru bir şekilde ortaya koyuyor.! Ayrıca çok net gözüküyor ki bizi 3B’de demirleyen korku imiş!… Çok teşekkürler!…

    Beğen