Zamanın Ruhu

Ayrımcılık, Korku ve Bir Aşk Mektubu

Eğer okyanusun kendisi olamazsanız, sizi her gün deniz tutacaktır.

Leonard Cohen

Sylvia Ji - Pigeon OtomiSevgili Dostlar, bu sabah yeni bir “yaşadığımız dönem üzerine düşünceler” yazısı yazmak üzere bilgisayar başına oturduğumda, yeniden son zamanların olayları, yorumları zihnimde bombardımana başladı. Cumartesi sabahından beri “ayrımcılık, ayrımcılık, ayrımcılık…” kelimesi sürekli zihnimde akıyor. Bunu tetikleyen tabii ki Paris olayları ama fazlası da var. Bu konuda yazmak zorunda olduğumu biliyorum ve içimizdeki ürkmüş ayrımcıyı bulup aydınlatmak için aynaya uzun, detaylı, derin ve tarafsız bir bakış atmak zorunda olduğumuza da eminim.

Bazen “biz ve onlar” kavramının bu kadar güçlü olduğu bir ortamda bulunmak gerçekten boğucu geliyor. Zihinlerimiz ayırmaya, kategorize etmeye ve genellemeye bu kadar alışmışken, nasıl ayrımcılığı sona erdirebiliriz ve nasıl gerçek birliktelik bilincini, bir bütün olduğumuzu derinden hissederiz? Arkadaşlar, bu önemli bir konu çünkü barış, huzur ve yükseliş sadece bu temel konularda değişimi yaşadığımızda gelecek.

Bugün olumsuzdan yola çıkarak örnekler vereceğim, çünkü çoğumuz alışılmış yorumları yaparken ayrımcılık tuzağına düştüğünü bile fark etmiyor.

Erkekler ya da kadınlar X dir: Ayrımcılık. Hem de dünya nüfusunun %50sine karşı. X’in doğru olmadığı pek çok kişi, durum ve şart var. Kimse birbirinin aynı değil.

Gençler X dir: Ayrımcılık. Evet, X yerine istediğinizi koyabilirsiniz. Bambaşka bir kuşağın aynı sizler gibi olmasını beklemek evrimleşmeye ve gelişime aykırı. Ve gençlerin hepsi aynı değil.

Her şeyin suçlusu X ülke: Ayrımcılık. O ülkenin ortasında çiftliğinde koyun besleyen adamın, ofiste çalışan sekreterin suçu yok. Aslında hiçbir suç yok, diğer ülkelerin ve toplumların her zaman seçme şansı var, kendi özgür iradelerini kullanabilir ve “hayır” diyebilirler.

Bunu bu sabah gördüm; “Facebook Paris’i daha çok seviyor”: Ayrımcılık. Orası uluslararası bir şehir, devasa bir turist merkezi, dolayısıyla daha fazla kullanıcı barındırıyor, o kullanıcıların bağlantıları da bütün dünyada bulunuyor. Trafik akışında artış görüldüğünde (reklam kazançlarını göz ardı etmeyelim), bu trafiği daha da artırmak için konulmuş bir ticari fonksiyonun felaketler arası ayrımcılık yaptığını düşünmek, garip bir şekilde ayrımcılığın ta kendisi değil mi?

Örnekleri genişletebiliriz, milletler, meslekler, semtler, görüşler, dinler, ırklar, hatta saç ve göz rengi…

Neden ayırıyoruz? Sanırım ayırdığımız zaman kendimizi ufacık köşemizde emniyette hissediyoruz. Yabancı ve değişik olanın tehlike içerdiği inancı, öğretilmiş zihin tembelliği ve gerçek özgürlük hissini tanımamak bizi ayrımcılığa itiyor. (Bu konuda yazılmış olan pek çok bilimsel makale bulunmakta. Ben sebeplere sadece kısaca değiniyorum) Hepsinin köküne indiğimizde karşımıza korku çıkıyor.

Doğrusunu isterseniz, Cumartesi günü yazdığım yazıya biraz daha farklı tepkiler olmasını beklerdim. Tuhaf bir şekilde, içimde böyle bir beklentinin olduğunu bile bilmiyordum ama varmış… Kelimelerle olmasa da, verdiği his açısından şunu umardım: “Sevgili kardeşlerimiz, biz bu acıyı tanıyoruz, son aylarda peş peşe bunu yaşıyoruz, sizlere taziyelerimizi ve sevgilerimizi gönderiyoruz. Ne Beyrut, ne Paris, ne de Paris’te etkilenen onlarca ülke, ne de Ankara yalnız. Şifamız sevgide ve merhamette.” Evet, duygu bu olabilirdi ama olmadı. Facebook’ta üç, blogda bir yorum var. Şikâyet etmiyorum ve bu bir şeylerin göstergesi olabilir diye düşünüyorum.

Çünkü Ankara olayından sonra çok çeşitli yollarla sayısız mesaj aldım sizlerden. O mesajların sebebi sevgi, şefkat, şifa paylaşımı değil de korku muydu? Korkuyu mu seslendirdiniz? “Ya ben de orada olsaydım? Ya yakınlarımdan birini de kaybetseydim? O tanımadığım kişiler için bundan dolayı ağlıyorum????” Belki bu varsayım doğrudur, belki de değil. Genellemeye gitmiyorum, sadece “belki” diyorum. Lütfen bu soruları değerlendirin, derinlere inin.

Eğer sebep korkuysa, eğer işin kökünde korkuyu buluyorsanız, o zaman korkunun üzerine gidip onu şifalandırmadan zaten kimseye, hiçbir halk ya da topluluğa faydamız olamaz. İçinde yaşadığımız ülke de, ailemiz de buna dâhil. Ve ayrımcılık da maalesef devam eder. Birliktelik bilinci ise, ışık varlıklarının bizlere gönderdiği mesajlarda soyut bir kavram, bir hayal olarak kalmaya devam eder.

Korku, kesinlikle utanılacak bir durum değil. Korku, şu anda ve binlerce yıldır insanoğlunun yoldaşı. Ama korku bir yalancı, çünkü bizi sürekli dışarıya bakmaya yönlendiriyor, oysa gerçekliğimizi içimizde yaratıyoruz ve dışarıya yansıtıyoruz.

Aynayı karşımıza koyalım ve bakalım. Neleri ve kimleri “öteki” olarak görüyoruz? Yakın çevrenizden başlayın, hemen globale gitmenize gerek yok. Neden “biz ve onlar” ayrımı var? “Onlar” bize içimizdeki hangi gölgeleri yansıtıyorlar? O gölgeleri tek tek aydınlatmaya başlayın, teşekkürlerle salıverin, Mor Alev enerjisiyle dönüştürün. Size yansımalarıyla büyük hizmeti olan ve sizin daha önce “öteki” olarak gördüğünüz kişilerin size olan davranışlarında yavaş ama tutarlı bir değişim olduğunu göreceksiniz. Böylece sadece kendi enerjinizi yükseltmeyeceksiniz, aynı zamanda öteki olarak gördüğünüz kişilerin de enerjisi yükselecek.

Arkadaşlar, biliyorum, bizlere olaylar çoook yavaş gelişiyormuş gibi geliyor. Sanki huzurlu bir dünyayı yaratamayacakmışız, derin bir nefes alıp “hayat güzel ve yaşadığım için şükran doluyum” dediğimizde bunu devam ettiremeyecekmişiz gibi geliyor. Her şey enerjimize bağlı. Enerjimizi hep birlikte yükseltelim, bu kesinlikle dışınızda gördüğünüz her varlığa yansıyacak. Çünkü aslında BİRiz!

Bu öz-eleştiri diyebileceğim yazının sonunda olumlu bir şarkıya geçmek istiyorum. Bu sabah bütün bunları düşünürken, gazetelerde sığ yorumlar, neredeyse moda olduğu için paylaşılan sloganlar, haberler derken, sevdiğim bir internet gazetesine bakmak geldi içimden. Orada her zaman alternatif bir bakış açısı, yeni bilgiler ve değişik haberler görürüm. (Sizlere de tavsiye ederim: medium.com) Bu sayede, 23 yaşında dişçilik öğrencisi Sarah Jameel ile tanıştım. O kendini sadece bir öğrenci olarak tanıtsa da aslında bir sosyal proje kraliçesi, Birleşmiş Milletlerle ve daha pek çok grupla çalışmış bir öncü ve tam bir yeni nesil indigo/yıldız çocuk! İsmini tarama motoruna yazdığınızda bu genç kadının yaşamına neleri sığdırabildiğine şaşıracaksınız. Özellikle iç savaşın perişan ettiği bir ülkede büyüdüğünü, her gün terör tehlikesini içinde hissettiğini ve buna rağmen korkuyla sineceğine cesaretle insan haklarına ve sağlığına hizmet etmeye kendini adadığını görünce, daha nelerin mümkün olabileceğini düşünmeye başlayacaksınız. Onun aşağıda çevirisini ilettiğim mektubu bugün hepimize geliyor. Umarım sizin de yüzünüzde bir gülümseme belirecektir. Harekete geçmek için hiçbir zaman geç değil.

Sri Lanka’dan Beyrut, Paris ve ötesine bir aşk mektubu

Cape Weligama Sri Lanka Ceylon Tea TrailSevgili insanoğlu kardeşim,

Biliyorum yıl 2015 ve artık aşk mektupları yazmıyoruz, ama bu mektup biraz farklı – bu dünya için. Size bir güvercinle ya da postacıyla gelmiyor, doğrudan bilgisayarınıza ya da telefonunuza geliyor. Ve eğer şunu dediğinde Dumbledore ile hemfikirseniz, okumaya devam edin:

“Mutluluk en karanlık yerlerde bile bulunabilir, eğer siz ışığı açmayı hatırlarsanız.”

Dünyanın hangi bölümünde doğacağımızı seçmiyoruz. Bu, doğumdan yıllar sonra yapabileceğimiz bir seçim. Ve bazen, o seçim bizim için yapılıyor; eğer en sonunda bir mülteci olursanız, güvenliği olmayan bir bota binmek zorunda kalırsanız ve kaçakçıların insafına kalmışsanız, çünkü

“Kimse evini terk etmez, evi bir köpek balığının ağzı değilse, sadece sınıra koşarsınız, arkanızı dönüp baktığınızda bütün bir şehrin de koştuğunu görürsünüz. Lütfen anlayın, kimse çocuklarını bir bota koymaz, su, karadan daha güvenli değilse.”

Ama sebep ne olursa olsun, sizin ve benim gibi insanlar güçlüdür, biz cesuruz ve “artık yeter” diyene kadar bekleriz.

Nöroloji araştırmaları, beyindeki kognitif fonksiyonlardan dolayı diğerlerinin duygularını anlayıp paylaşabilen tek varlığın insanoğlu olduğunu söylüyor. Bizler evrimleştik, ya da böyle yapıldık – hangi gerçeğe inanıyorsanız- bir başka insanın mücadelesinin acısını ya da bir başkasının zaferinin coşkusunu hissedebiliyoruz. Benim için bizi gerçekten insan kılan şey bu, millerce uzakta televizyonda ya da twitter akışında olayların gelişimini takip ediyor olsak da. Bugün bu kognitif fenomenin mükemmel örneği idi. Paris’te bir katliam, Beyrut’ta bir araba bombası, Japonya’da bir deprem ve insanoğlunun saldırganlığa yenik düştüğü sayısız diğer ataklar. (Saldırganlık, beynin çok ilkel bir parçası tarafından yönetilir; Düşünme süreci, analiz ve sosyal sorumluluk gibi daha yüksek kognitif fonksiyonları yöneten parçalar tarafından değil.) Merak ediyorum, evrimsel saati geriye mi alıyoruz, daha az insan mı oluyoruz. Ama iyi haber şu ki, nöroloji bize, daha şefkatli, daha huzurlu ve daha kibar olmak üzere beynimizi eğitebileceğimizi söylüyor. İşte buna öncelik vermeye ihtiyacımız var.

Bu bilimin nasıl harekete geçtiğini gösteren bir hikâye anlatmama izin verin. Ben Sri Lanka’da doğdum, yazılı tarihi 2500 yıl olan bir ülke. Budizm felsefesini bin yıldır kucaklamış olan bir ülke. Yüzyıllar önce Marco Polo tarafından “şüphesiz bu boyuttaki en güzel adalardan biri” olarak tanımlanmış bir ada ve Sir Arthur C. Clarke’ a göre “Seylan adası (eski ismi), küçük bir evrendir. Kültür, manzara, iklim çeşitliliği onun on katı büyüklükteki ülkelerden bile fazladır.” Peki, bu cennet adada ne sorun olabilir ki, doğru değil mi? Yüzyıllar süren Portekiz, Hollanda ve Britanya koloniliğinden sonra (şüphesiz bu da bugün Sri Lanka’da sahip olduğumuz kültür mozaiğine ve mirasa katkıda bulundu), kolonileşmenin olumsuz etkileri de geldi. Ve koloni yerine “böl ve yönet” dönemi başladı. Bu politik kültür, zamanın liderlerinin çok sayıda kötü siyasi kararları ve yönetim boşlukları 30 yıl süren bir iç savaşa yol açtı ve savaş ancak ben 18 yaşındayken sona erdi.

Yani ben, savaş sırasında doğmuş ve yetiştirilmiş bir kuşağın parçasıydım ve ön cephede yaşamasam da, 30 yıl süren bu toplu vahşet sonsuza kadar çocukluğumun bir parçası olarak kalacak. Kozmopolit başkent Colombo’da yaşamak, güvende olduğum anlamına gelmiyordu. Her gün okula gidip eve sağ salim dönüp dönmeyeceğimi, ya da ebeveynlerimin işten eve tek parça halinde geleceğini bilmemenin nasıl bir duygu olduğunu biliyorum. Şehir merkezlerindeki intihar bombacılarının sıklığı (özellikle o yelekler icat edildikten sonra), benim adına “bomba sesi refleksi” dediğim bir şeyle büyümeme sebep oldu. İşte bu yüzden hala daha, eğer yüksek sesle patlama benzeri bir ses duysam, ilk dürtüm kendime bunun bir bomba olup olmadığını sormak oluyor.

İlk defasında böyle bir katliamın yol açtığı felakete beş yaşında, anaokulundayken şahit oldum. Bakıcım ve bir şoför beni korku filmlerindeki gibi bir sahneden aldılar, o zaman gözlerime sanki olabilecek en büyük trafik sıkışıklığına şahit oluyormuşum gibi geldi, arabalar kan lekeli elbiseler giyen insanlarla doluydu. O gün okul müdürümüz eşini kaybetti, başkentteki merkez bankası ve dünya ticaret merkezi havaya uçmuştu. Yani, Amerikalı insanoğulları, ben 11 Eylül’ün sizler için nasıl bir şey olduğunu biliyorum; bizim dünya ticaret merkezimiz de yıkıldı. Yıllar yıllar ve çok patlamalar sonra, ben lisede sınıf başkanıyken, bu zamana kadar karşıma çıkan en zorlu liderlik sınavıyla karşılaştım. Ülke, askeri yollarla iç savaşı bitirmek üzere oldukça değişken, patlayıcı bir durumdayken, savaş bölgesinde masum sivillerin kalkan olarak kullanıldığı ve o bölgede olmayanların da sadece sivil kayıp olarak görüldüğü bir dönemdi. Bu yüzden, bir bomba ya da patlama sırasında nasıl davranacağımız konusunda eğitilmek, öğrencilerin çantalarının okul girişinde aranması rutin prosedür haline geldi. Ama aynı yangın alarmı ya da tatbikat gibi, öğrendiğinizi hiç kullanmak istemiyordunuz. Fakat bir gün o bomba patladı, ben ve diğer sınıf başkanları öğrendiğimizi uygulamak ve en önemlisi kargaşa dinene kadar, sınıf arkadaşlarımızı sakin ve güvende tutmak zorunda kaldık.

Yani, sizinle Paris’te olmayabilirim, ya da Beyrut, ya da Bağdat, ya da onurunuzun korku ile kırılıp paramparça olduğu herhangi bir yerde ve siz bu gibi durumlarla nasıl başa çıkılacağına dair benim aldığım gibi eğitim almamış olabilirsiniz. Ama siz, bu deneyimden olduğunuzdan daha da güçlü çıktıysanız sizi saygı ile selamlıyorum. Gün gelecek ve bu çeşit çatışmalar doğal olarak sönüp gidecek, belki bir müdahale aynı şeyi yapacak. Ama o zamana kadar umut dolu olmaya ihtiyacınız var, nefret dolu olmaya değil.

Sri Lanka, her zaman benim büyüdüğüm güzel ada olarak kalacak, ben dünyanın neresinde yaşamaya karar verirsem vereyim. Ve yine de zaman zaman, sebebi siyasi ya da başka bir şey olsun, toplumlar arasında ayrım yaratmaya çalışan insanların verdiği sıkıntıyla uğraşacağız. Her zaman kendi fikrime ses vereceğim, biz muhteşem bir mozaiğin parçaları gibi birbirimize yapışık kalmak ihtiyacındayız – rastlantısal oluşmuş gibi. Çünkü farklarımız bizi güzel yapıyor ve benzerliklerimiz bizi bütün kılıyor. Ve bu ikisi hayatın ve gelişimin her yüzünde başarının formülü. Eğer bir barış elçisiyseniz, o görevi asla bırakmayın, çünkü dünyanın sizin gibilere çok ihtiyacı var.

İşte böyle, bugün ve yarın ve ismine yuva dediğimiz, doğadan ödünç aldığımız ve yok etmememiz gereken bu gezegendeki günlerimizin sonuna dek şu iki şarkıyı hatırlamanızı umut ediyorum; “We Are The World” (sadece je suis Paris değil, nous sommes le monde) ve “We Are Family”. (Mor Alev: Biz Dünyayız ve Biz Aileyiz) Çünkü her hayat önemli, medyada haber olsun, olmasın, Facebook belli bir felaket için “güvendeyim” fonksiyonu eklesin, eklemesin. Çünkü bizi kestiğinizde, aynı kırmızı kanın aktığını göreceksiniz, bu biyolojidir. Ve toplumun ya da herhangi birinin size başka bir şey söylemesine izin vermeyin. Umarım, son olaylar sizin sahip olduğunuza, bir eve bile sahip olmayanlara kapıyı kapatmanıza sebep olmaz. Umarım, olanlar sizi daha da güçlendirir ve kapıları bir şefkat ordusu yaratmak için iyice açarsınız. Aynı Sri Lankalıların kapılarını, ırkları, etnik kökenleri, siyası görüşleri ya da insan yapımı diğer sosyal yapılar yüzünden hedef gösterilen yabancılar ve arkadaşlara açtığı gibi.

Yani, ben ve çatışma yerine barışa, nefret yerine sevgiye, her şeyin üstünde şefkate inanan milyonlarca kişi, yaşamlarınızı tekrar düzene koyarken sizlerleyiz. Biyolojimizde zorluklardan sonra daha güçlü ve dayanıklı olmak var, kırıldıktan sonra kemikler güçlenerek yeniden büyür. Bu konuda bana güvenmiyorsanız, kemiklerin yeniden oluşumuna google da bakın ve cevabı göreceksiniz.

birds kisses heartSevgiyi seçin. Savaşta sevgiyi seçin. Çaresizlikte sevgiyi seçin. İyi ve kötü göreceli kavramlar haline geldiğinde ve gri gibi göründüklerinde, sevgiyi seçin. Etrafınızdaki vahşetin devasalığı konusunda kimi suçlayacağınızı bilmediğinizde sevgiyi seçin.

Bu benim size mektubum, umarım bu mektup kalbinizi açarak sınırları aşmaya ve insanlığın özünü yeniden canlandırmaya yardımcı olur.

Ayubowan. Wannakkam. Assumi alaikum. Bunlar sadece bizim farklı yollardan huzur seninle olsun, iyilikle git dediğimiz kelimeler.

365 gün güneşin parladığı yerden (Yani Sri Lanka)

Sadece sevgi,

SJ

Sarah Jameel’e çok teşekkürler. Haydi şu ayrımcılık gölgelerini, korku kökenli alışkanlıkları aydınlatalım. Ünlü 21 gün kuralını hatırlayın, zihninizi önyargılardan arınmış bir şekilde çalışmaya sadece 21 gün eğitseniz, bunun yanı sıra ayrımcılık yaptığınızı hissettiğiniz zaman içinize dönüp ilgili korkuyu salıverseniz, işte size birliktelik bilinci! Genişleyin dostlar, kalpleriniz okyanuslardan büyük, orada herkese yer var.

Mor Alev

Bu dönemde salıverme, arınma ve hayatınıza yeniden yön vermek konularında dönüşümünüzü hızlandırmak, Yüksek Benliğinizle daha aktif bir ilişki kurmak ve Mor Alev’le kişisel olarak çalışmak için randevu almak istiyorsanız lütfen “Yükseliş Enerjileri ile Kişisel Danışmanlık” bağlantısına gidin ya da moralev@outlook.com adresine yazın.

Bu yazının 5846 numaralı Telif Hakları Kanunu uyarınca tamamının ya da parçalarının kopyalanması, izinsiz olarak yayınlanması, yazarının adının değiştirilmesi, üzerinde hak iddia edilmesi yasaktır. Kanunun 71. maddesi uyarınca bunun aksi davranışlar hakkında kanuni işlem yapılır. https://moralev.com/

6 replies »

  1. Sevgili moralev herzamanki gibi hislerime tercüman oldunuz.yüreğinize sağlık.yayınladığınız mektup ise tabiri caizse bamtelime dokundu.Sarah
    ve size çok teşekkürler..

    Beğen

  2. Acinin bayragi,marşı,sınır haritasi yok. Tum dunyanin ayni sancilarla bogusmasinin bir sebebi olmali. Birlik bilincine giden yolda birbirimizin isigina ve sicakligina ihtiyacimiz var. Bu mektup hepimizin yuregini isitti,tesekkur ederiz Moralev…

    Beğen

  3. Sevgili Mor Alev;
    Yine harika bir yazı ile gözlerimi doldurup, ( o çok güvendiğim ve sevdiğim his) tüylerimi ürperttin 🙂 Muhteşem bir kanal, harika bir yol arkadaşısın, iyi ki varsın 🙂
    Ben biraz, cumartesi günü yazdığın yazı ve yazıya yorum gelmemesinden bahsetmek istiyorum, o yazıya yorum beklediğini ve bu beklentiyi de sonradan fark ettiğini yazmışsın, o gün benim için de farklı bir gündü ve ben de bunu ancak pazar günü anlayabildim. Sonradan anladığım his, o gün her ne kadar inkar etsem de tam olarak derin bir hüzün içerisinde olduğumdu. Adeta Paris’deki olayın üzüntüsü tüm bedenimi kaplamış ve sanki en yakınlarını kaybetmişçesine bir empati ile tüm cumartesi günü (aslında belli etmesem de) acı çekmiştim.

    O gün senin yazını okuyup bitirdikten hemen sonra kapısı açık olan balkonuma, kocaman bir kuş geldi, korkup kaçmaması için perdeyi açmadım ve sessizce ötüşünü dinledim, daha önce gördüğüm ya da tanıdığım bir tür değildi, bir ara karga olduğunu düşündüm ama gagası turuncu bir karga da hiç görmemiştim. Senin yazını okuduktan sonra gelmiş olmasını duyumsayıp, onu o an sadece dinlemeyi seçtim. Bir süre ötüp gitti, o kadar değişik ve güzel öttü ki bir ara videoya sesini kaydettim 🙂 doğayla olan bağlantılarımızı artık daha derinden hissettiğimiz zamanlardayız ve hatta bazen bu bağlar apaçık ve kocaman 🙂 o kuşun bana ne anlatmış olabileceğini anlamaya niyet edip gözlerimi kapadım…

    İşittiklerimden sonra ise bunları hemen kaleme döküp, kendi instagram hesabımda paylaştıklarımı sizlerle de paylaşmak istiyorum;

    “Ürküp gitmesin diye perdeyi açamadım, cinsini bilmiyorum turuncu bir gagası vardı, 15 dakika bişeyler anlatıp gitti, anlattıklarını anlamaya niyet ettim; “dünya üzerindeki her canlının anlatacak bişeyi muhakkak vardır, size anlatılanı dinlemektir hoşgörü, buna izin vermektir, dinlemeye layık bulmaktır, anlatılana katılmanız gerekmez, islamiyetin, hoş görünün ve hümanizmin de sınırlarını aşan bir birlik bilincidir ulaşmamız gereken, bu evren ancak o zaman yükselebilir kollektif olarak. Ne Paris ne Diyabakir ne Suruç ne Ankara ne Japonya ne de tum ormanlar ve denizlerde yasayan canlilarin, hicbirinin yek digerine kıyası yok, her bir zerreniz eşsizdir. Gerçek hoşgörü, yaptirimsiz ve naif, yalnizca ışığa davettir. Seviliyorsunuz, karanliklari isiga cevirmek icin kalbinize donun, sevgiyi hissedin, sevildiginizi hissedin ve o hissi kucaklayin” Işık olsun. En az #gunde1doz evrendeki muhtesem duzeni anlamaya niyet etmek iyidir.”

    Şimdi bugünkü yazını okurken, içimizdeki ürkekliklerden, korkulardan bahsederken, o kuşu KORKUTMAMAK için perdeyi açmamış olmama neden vurgu yaptığımı daha iyi anladım. Sevgi dolu kocaman kalplerimiz de bazen korkabiliyor, bazen kendini yalnız hissedip yada başka sebeplerle beklentiye girebiliyor, bazen ürküp kendi kabuğuna çekilip, bir cenin gibi tüm gün yatakta yatmak isteyebiliyor, neden mi? Çünkü senin hep söylediğin gibi, hala insanız ve hala bu boyuttayız, çünkü hala seçim yapma özgürlüğümüzü unuttuğumuz an’larımız olabiliyor.

    Şimdi baktığımda hissettiğim aslında şu; bu olaylar ve beraberindeki hisler; birlik bilincinin ve ışığın ne kadar güçlü olduğunu hatırlamaya ihtiyaç duyduğumuz an’lardan biriydi sadece. Birbirimizi koşulsuz sevmenin, hümanizm yada dinleri aşan, adeta çimentosu sevgi olan birliğin bize nasıl iyi geleceğinin hatırlatması idi.

    Öncelikle sana, blog hamilerine, senin aracılığın ile Sarah’ya, sadece gaia’daki değil, kolektifte benim bir diğer parçamı oluşturan her bir canlı kardeşime tüm kalbimle sarılıyorum. Çünkü ben bütünün bir parçasıyım ve güvendeyim, tıpkı senin ve hepimiz gibi.

    Sevgilerimle,
    M.A.

    Beğen

  4. “Biz Dünyayız ve Biz Aileyiz” Başka söze gerek yok sanırım benim için doğru cümle bu!! Teşekkürler Mor Alev.

    Beğen